G A M E C H A N G E R S

Loading...

Beğenmek, insanın en saf içgüdülerinden biriydi. Bir şeye ilgi duymak, ona anlam yüklemek, kendi estetik yargını göstermekti. Oysa bugün beğenmek, bir duygunun değil, bir refleksin sonucu. Artık düşünmeden beğeniyoruz, çünkü düşünmek yavaşlatıyor; oysa algoritmalar hızdan besleniyor. Sosyal medya, dijital platformlar, içerik ekosistemi… Hepsi “düşünmek” fiilini gereksiz kılacak kadar pratik hale geldi. Parmağımızla yaptığımız tek bir hareket, saniyeler içinde bir “tercih”i, bir “beğeni”yi, hatta bir “tavsiye”yi temsil ediyor. Ama ortada gerçek bir düşünme süreci kalmadı.

 

Algoritmalar artık bizim kim olduğumuzu anlamakla kalmıyor; kim olacağımızı da şekillendiriyor. Ne izlediğimiz, neyi sevdiğimiz, hangi içeriklere ne kadar baktığımız, nasıl düşündüğümüzü bile belirliyor. Bu görünmez mekanizma, bizim tercihlerimizi “öğrenmiyor”, onları üretiyor. Böylece insanın özgür iradesi, yavaş yavaş konforlu bir yanılsamaya dönüşüyor. Çünkü kişiselleştirilmiş içerik, özgürlük gibi hissettirse de aslında mükemmel bir kafesin içinden konuşuyoruz. Kime benzememiz, neye inanıp neye tepki vermemiz gerektiği, “akışın” sessiz diliyle bize öğretiliyor.

 

Yeni nesil bu dünyanın içine doğdu. Onlar için kaydırmak düşünmekten daha doğal, geçmek anlamaktan daha kolay. Bir içeriğin altında durmak yerine geçmek, düşünmekten daha pratik bir refleks. Göz, bir anlığına takılıp geçiyor; beyin bir şeylerin hoşuna gittiğini sanıyor ama aslında sadece bir görsel uyaranı işliyor. İşte bu yüzden artık neyi sevdiğimizi bilmiyoruz. Sadece neyi beğendiğimiz sanılıyor. Ve bu fark, kültürel hafızanın en derin kırılmalarından biri.

 

Beğenmek, sosyal bir aidiyet göstergesine dönüştü. Artık “beğenmek” beğenmek için değil, görünmek için yapılıyor. Bir içeriği, bir markayı ya da bir insanı beğenmek, onunla aynı frekansta olduğumuzu göstermek anlamına geliyor. Ama bu, gerçek bir duygusal bağ değil; algoritmik bir sinyalleşme. Bu yüzden dijital kültürde en çok beğenilen şeyler genellikle en yüzeysel olanlar. Çünkü hızlı tüketim, derinliği değil, kolaylığı ödüllendiriyor.

 

Bu durum markalar açısından da yeni bir gerçeklik yarattı. Artık amaç fark edilmek değil, kaydırılmadan önce dikkat çekmek. Bir içerik üç saniyede ilgi uyandırmazsa, sonsuza kadar kayboluyor. Bu nedenle reklamcılık, iletişim ve içerik üretimi artık insanın anlam arayışından değil, dikkat ekonomisinin matematiğinden besleniyor. İçerik üreten herkes, algoritmanın beklentilerine göre yazıyor, çekiyor, tasarlıyor. Ve bir noktadan sonra, üretici ile tüketici aynı şeye dönüşüyor: refleksif bir kullanıcı.

 

Algoritmaların elinde büyüyen bu nesil, özgürlüğü hızla karıştırıyor. Onlar seçtiklerini sanıyor, ama aslında seçtiriliyorlar. Bu fark, toplumun düşünme biçimini dönüştürüyor. Eleştirel düşünce, sabır ve dikkat gibi zihinsel kaslar giderek zayıflıyor. Çünkü hiçbir şey üzerine derinlemesine düşünmemize izin verilmiyor. Akışın içinde bir şey bizi rahatsız ettiğinde, tek yapmamız gereken parmağımızı biraz daha kaydırmak. “Beğenmemek” bile artık bir durup düşünme biçimi değil, geçip gitme biçimi haline geldi.

 

Bu döngü, bir noktada kültürel üretimi de tek tipleştiriyor. Aynı müzikler, aynı kadrajlar, aynı trendler, aynı sloganlar. Çünkü algoritmalar çeşitliliği değil, tekrarlanabilirliği ödüllendiriyor. Yenilik, sistemin içinde bile olsa, “alışılmış” görünmüyorsa cezalandırılıyor. Böylece “trend” dediğimiz şey, aslında yeni olanın değil, tekrarın en verimli formunun kendisi oluyor.

 

Belki de artık şu gerçeği kabullenmemiz gerekiyor: algoritmalar bize ait değil; biz onlara aitiz. Ve düşünmeden beğendikçe bu aidiyeti daha da derinleştiriyoruz. Çünkü her beğeni, sistemin bizi biraz daha tanımasına izin veriyor. Biz ne kadar özgün olduğumuzu düşünürsek düşünelim, davranışlarımız o kadar öngörülebilir hale geliyor. Bu öngörülebilirlik ise, pazarlamanın ve manipülasyonun en güçlü silahı.

 

Beğenmek, artık bir duygunun değil, bir davranışın adı. Bir refleks.
Ve reflekslerin yönettiği bir dünyada, duyguların hiçbir hükmü kalmıyor.

 

Düşünmeden beğenen bir neslin sonunda, düşünülmeden yaşayan bir toplum doğması ihtimali maalesef hiç de az değil.